Bugun...


Muharrem Ayı ve Aşure Günü Hakkında Bilgi
Aşure Günü ya da Aşûra Günü, hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günüdür.

Muharrem Ayı ve Aşure Günü Hakkında Bilgi
+ -

Aşure Günü ya da Aşûra Günü, hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günüdür. İslam inancında bu günde birçok önemli olay meydana geldiğine inanılır ve bu güne kıymet atfedilir. Muharrem ayında oruç ibadeti de yapılır.

 

Muharrem Ayı, Aşure ve Kerbela Mesajı... (Diyanet)

Her yıl 10 Muharrem’de kalbinde iman taşıyan her mümin kardeşimizi bir hüzün ve bir keder kaplar. Zira Hicrî 61. yılın 10 Muharrem’i, Sevgili Peygamberimizin (sas) “Benim dünyadaki çiçeğim, reyhanım” dediği, “cennet gençlerinin efendisi” olarak tavsif ettiği, Hz. Aliyyü’l-Murtaza’nın, Hz. Fatımatu’z-Zehra’nın ciğerparesi, Hz. İmam Hüseyin Efendimizin ve de pek çoğu ehl-i beytten olan 70 müminin Kerbelâ’da şehadete ulaştıkları tarihtir.

Yürekleri yakan bu acı, mezhebi, meşrebi, kültürü, coğrafyası ne olursa olsun, Resûl-i Ekrem’e, ashâbına ve ehl-i beyt-i Mustafa’ya muhabbet besleyen her müminin ortak acısıdır. Bizim mersiyelerimiz, muharremiyelerimiz, münacatlarımız, niyazlarımız, kasidelerimiz, ilahilerimiz, nefeslerimiz topyekûn edebiyatımız bunun en büyük şahitleridir.

İyi bilinmelidir ki, Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye yürüyüşü hakkı haykırmak, baskıya ve zulme direnmek, hak ve adaletin tesis edilmesi içindir. Hz. Hüseyin’in konuşmaları ve mesajları dikkatle incelendiğinde tüm kaygısının İslam’ın ahlaki evrensel ilkeleri çerçevesinde sadece Allah’ın rızasını kazanmak, kabilecilik karşısında kardeşlik bilincini oluşturmak ve Resul’ün örnekliği doğrultusunda hak ve adaleti tesis etmek olduğu görülmektedir. Hayatında en ufak bir riya, menfaat, hırs, dünyalık ve saltanat beklentisi bulunmayan Hz. Hüseyin, batıla ve zulme karşı gösterdiği tavrında doğru bir örnek olmuş ve hesabi olanla hasbi olanın farkını ortaya koyan bir duruş sergilemiştir. Hz. Hüseyin zulme, zâlime, haksızlığa, ve adaletsizliğe karşı çıkmış ve şehadetiyle zalimlere üstün gelmiştir. Kerbelâ hadisesinde Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının uğruna can verdikleri yol, Hz. Muhammed Mustafa (sas)’nın yoludur. Kerbelâ’yı anlamak, Kerbelâ’yı yaşamak, hakka, hakikate, hürriyete ve adalete sevdalı olmak demektir. Haksızlık karşısında direnmenin adıdır Kerbelâ.

Bugün bizlere düşen Kerbelâ’yı doğru okumak ve doğru anlamaktır. Onu sadece tarihte yaşanmış bir kıssaya, bir mitolojiye, bir efsaneye dönüştürmemek; bu hadiseden dersler ve ibretler çıkarmaktır.

Kerbelâ, bize gücü elinde bulunduranların imandan, ahlâktan, faziletten ve insanlıktan uzaklaştıkları zaman güç uğruna, hiçbir değer tanımaksızın nasıl zalimleşebildiklerini göstermektedir.

Kerbela’yı anlamak Hüseyince yaşamaktır. Kerbelâ, hakkın hatırını her şeyin üzerinde tutmaktır. Yürekleri hiçbir zaman sahra-i Kerbelâ’ya dönüştürmemektir. Kerbelâ’nın acısını yüreğinde hisseden hiçbir Müslüman, Kerbelâ şehitlerine bu zulmü reva gören Yezidler gibi düşünemez, Şemirler gibi davranamaz, Zülcevşanlar gibi yaşayamaz. Hele hele Kerbela’nın kerbu belasını bugüne asla taşıyamaz. Hz. Hüseyin’in en büyük gayesinin, kendisinden sonra yeni Kerbelalar yaşanmaması olduğunu bilir.  

Kerbelâ’da bize düşen vazifelerden biri de bu acı hadise üzerinden İslam coğrafyasında bir ayrılık-gayrılık değil bir birlik-beraberlik çıkarmaktır. Bir sevgi, bir muhabbet devşirmektir. Unutulmamalıdır ki; ne Kerbela’da şehit olanlar sadece Şiîliğin temsilcisidir, ne de Kerbela faciasını yaşatan zalimler Sünnîliğin referansını temsil ederler. Zalimin de mazlumun da mezhebine ve meşrebine bakılmaz. Kerbelâ’da yaşanan acı hadise karşısında Sünnî olan da Şiî olan da aynı duyarlılığı gösterir. Bu hadise üzerinden İslam coğrafyasında ayrılık ve gayrılık var etmek, kitlesel çatışmanın referansını oluşturmak İslâmî kardeşlik ve vahdeti bozma çabalarına prim vermek olacaktır. Mümin her nerede olursa olsun zalime karşı mazlumun yanında duran vicdanlı insandır.

Ancak bugün üzülerek şahit oluyoruz ki İslam coğrafyasında son yıllarda yaşanan olaylar mezhebi, meşrebi ne olursa olsun Müslümanların Kerbelâ’yı, Hz. Hüseyin ve arkadaşlarını hala doğru okumadığını, doğru anlamadığını ortaya koyuyor. Onun içindir ki bugün gönül coğrafyamızda nice Kerbelâlar yaşanmaya devam ediyor. Kardeş kanı akmaya devam ediyor. Müslümanların izzet ve onuru tarihte hiç olmadığı şekliyle bugün bizzat birbirlerinin eliyle yok ediliyor. Savaş, terör ve zulümden dolayı milyonlarca insan yerinden, yurdundan, evinden barkından, hayatından oluyor. Çocuklar umutlarını, hayallerini, geleceklerini yitiriyor. Nice mazlum, masum, mağdur kardeşimizin hayat hakkı her gün Hüseyin Efendimiz gibi Kerbelâ çöllerinde gasp ediliyor. Bugüne kadar suçu hep başkalarında aradık, hep başkalarının sinsi emellerine atıflar yaptık. Ama artık bir kere de kendimize bakıp nerede hata yaptığımızı sorgulamak durumundayız. İnsan yetiştirme düzeneklerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz. “Ehli kıble tekfir edilmez” düsturunu teoriden pratiğe aktararak “Müslümanım” diyen herkesi İslam dairesinde görmeli ve hiç kimsenin bir başkasını İslâm’dan çıkartma yetkisinin olmadığını hatırlamalıyız. Ve bu gidişata bir dur demeliyiz. Bunun için bugün mezhebi, meşrebi, dili, kültürü, coğrafyası ne olursa olsun dünyadaki bütün Müslümanların yeni Kerbelâlar yaşanmaması için ortak bir dil, ortak bir kültür, ortak bir düşünce, ortak bir gönül birlikteliği geliştirme mecburiyeti vardır.

Bu duygu ve düşüncelerle ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Efendimiz Muhammed Mustafa’ya, onun âline, ashabına salat ve selam ediyor; serdarımız Hz. Aliyyü’l-Murteza’nın şahsında bütün ehl-i beyt-i Mustafa’yı, Hz. Haticetü’l-Kübra’yı, Hz. Fatımatu’z-Zehra’yı, Hz. Hasan’ı, Hz. Zeyneb’i, hassaten şehadetinin 1375. yılında seyyidü’ş-şüheda Hz. Hüseyin Efendimizi, Kerbela şehitlerini ve bugüne kadar hak, hakikat, hürriyet, adalet, ahlâk, erdem ve fazilet için, izzet ve şeref için can veren bütün şühedayı rahmet, minnet, şükran, saygı ve tazim ile yâd ediyor asırlardan beri Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi etrafında kenetlenen milletimiz başta olmak üzere tüm gönül coğrafyamızın barış, huzur, güven, karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde yaşamaya devam etmesini Cenab-ı Mevla’dan niyaz ediyorum. (Diyanet İşleri Bşk Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ)

 

AŞURE BİLGİ

 

Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki:

 

“Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın değer verdiği ay olan Muharrem ayında tutulan aşure orucudur…” (Müslim, “Sıyâm”, 202)

“Aşure günü orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım.” (Tirmizî, “Savm”, 48)

Hazreti Aişe (r.ah) İslâm öncesinde, Mekke halkının oruç tutmakta olduğu aşure gününde peygamberimizin de oruç tuttuğunu bildirmekte... Allah Rasulü Medine’ye hicret ettikten sonra da bu orucu tutmuş ve müminlere de onuncu günü ile birlikte, bir gün öncesi veya sonrası ile oruçlu olmalarını tavsiye etmiş... (Ahmed b. Hanbel, VI, 244)

Aşurenin içinde yer aldığı Muharrem ayı da, aynı zamanda Hz. Peygamber (sav)’in torunu Hz. Hüseyin’in ve çoğu Ehl-i Beyt mensubu 70’den fazla insanın siyasi ihtiraslar uğruna Kerbela’da şehid edilmesi nedeniyle Müslümanların ortak hafızasında büyük bir acının tarihidir. Kerbela’da acımasızca şehit edilen Hz. Hüseyin ve arkadaşları, bu hadisedeki asil duruşu ve haksızlıkla karşısındaki onurlu mücadelesi ile bütün müminlerin gönüllerinde taht kurmuş, ona ve yakınlarına bu zulmü reva görenler ise insanlığın ortak vicdanında mahkûm edilmiştir.

Aşure paylaşmanın, dayanışmanın, birlikteliğin ve sevginin ifadesi, bolluk ve bereketin simgesidir. Aşurenin bu mecazî anlamı toplumumuz için bugün her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır. Milletimiz, asırlardır sürdürdüğü gelenekle bugün de; “farklılıkların ahenk içindeki ortak tada katkı sağlamaları”, “birlik” gibi kültürümüzün özünde hep var olan güzellikleri devam ettirme bilinci ile birbirinden farklı tatları aynı kazanda kaynatıp, aşure aşı yapmaya, birlikte yaşamanın sembolünü tadarken muhabbeti paylaşmaya devam etmektedir.

Aşure, (Aşura) Arapça’da 10 manasına gelen "aşara" kelimesinden türemiştir. Kelimenin Sâmî diller arasında ortak bir kelime olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, sözcük (ve gün) Musevilik inancında Büyük Kefaret Günü için kullanılmıştır. Hüseyin bin Ali ve beraberindeki 72 kişi hicri 61'de Muharrem'in onuncu gününde (10 Ekim 680) Kerbelâ'da Yezid'in ordusunca katledilmiştir. Bunun dışında Aşure Günü'nde gerçekleştiğine inanılan dini açıdan önemli bazı rivayetler bulunmaktadır. Bunlar; Âdem'in işlediği günâhtan sonra tövbesinin kabul edilmesi, İdris'in diri olarak göğe yükseltilmesi, Nuh'un gemisinin tufandan kurtulması, İbrahim'in ateşte yanmaması, Yakup'un oğlu Yusuf'a kavuşması, Eyyub’un hastalıklarının iyileşmesi, Musa’nın Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı firavun'dan kurtarması, Yunus’un balığın karnından çıkması, İsa'nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesidir. Bu olaylar saygın hadis kitaplarının hemen hepsinde geçmektedir. Musevilerin de bu günü oruçla geçirdikleri, İslam peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın bu günde oruç tutmayı tavsiye ettiği, Yahudilere benzememek açısından orucun Aşure günü ile bir gün öncesi veya bir gün sonrası ilâve edilerek tutulması gerektiğine inanılır.

Şiî inancında Aşûre Günü'ne, diğer İslam mezheplerinin atfettiği önemin dışında bir önem verilir. İnanca göre Şiîlik'te önemli bir figür olan İslam peygamberi Muhammed'in torunu İmam Hüseyin Kerbelâ'da muharrem ayının onuncu gününde şehit edilmiştir. Muharrem ve Safer aylarını matem ayları olarak kabul ederler. İki ay boyunca düğün ve benzeri eğlenceler yapılmaz, mâtem günlerinde taziye meclisleri düzenlenerek mersiyeler okunur, ihsan yemekleri verilir. Bazıları için her ayın onuncu günü Aşuradır; kelime Muharrem ayında işlenen Hüseyin cinayetinden sonra tutulan geleneksel yasın diğer adı olarak yerleşmiştir. Türkiye'deki en büyük anma merasimi İstanbul Halkalı'daki Aşura Matem Merasimi'nde yapılır. Bu tören Aşura gününü en iyi şekilde anlatması yönünden UNESCO tarafından en iyi Aşura Merasimi seçilmiştir; ayrıca törende yapılan Aşura tiyatrosunun ve izleyicinin sayısı bakımından da Guinness Rekorlar Kitabına girmeye aday olmuştur. Anadolu'da çeşitli hububatlardan pişirilen, Aşure Nuh tufanı ile ilgili bir rivayet dolayısıyla yapılır. Rivayete göre gemidekilerin yiyecekleri tufan boyunca bitmiş, erzak çuvallarının dibinde kalan az miktardaki yiyecekler tek bir kazan içerisinde birleştirilerek yemek yapılıp yenmiştir.

Alevîlerde, Hüseyin'in Kerbelâ'daki acısı başta olmak üzere On iki İmamlar'ın acılarını anmak ve anlamak için Muharrem Mâtemi tutulur. Muharrem Matemi'nin amacı: Bu türlü acıların bir daha yaşanmaması için gerekli olan insanlık değerlerini ve Alevî öğretisini özümsemektir. Matem süresince bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez, kurban kesilmez ve et yenmez. Matem boyunca hiçbir canlıya eziyet edilmez. Kimsenin kalbini kırmamak, dili ile kimseyi incitmemek, kimse hakkında dedikodu yapmamak Mâtem Orucu'nun temel ilkesidir. Sağlığı yerinde olanlar oruç tutarlar. Matemden amaç, kendine eziyet yapmak değil, kötülük ve katliamların bir daha olmaması adına anmak ve unutmamaktır. Kerbelâ katliamında hasta olması nedeniyle İmam Zeynel Abidin'in kurtulması ve Ali'nin soyunun devam etmesi nedeniyle de Allah'a şükredilir. Bu nedenle Muharrem mâtemi, aşûre geleneği ile biter. 12 gün orucun ardından Aşûre Günü yapılır. 12 değişik malzemeden oluşan aşûre yenilir ve dağıtılır.

 

Aşura günü, imkan dahilinde şu on iki haslet işlenir.

1. farz namazlar dışında> Nafile namaz kılmak 
2. Oruç tutmak. 
3. Akrabayı ziyaret etmek , arayıp sormak.
4. Sadaka vermek.
5. Gusül almak.
6. Sürme çekmek.
7. Bir Alimi ziyaret etmek.
8. Bir hastayı ziyaret etmek.
9. Yetim başı sıvazlamak.
10. Çoluk çocuga bolluk yapmak.
11. Tırnak kesmek.
12. Bin kere İhlas suresini okumak.

 

 

 

 

 

Aşure günü meydana geldiği çeşitli dini kaynaklarda yer alan 10 hadise:

 

1. Hz Adem ve Hz Havva'nın tevbesinin kabul olması:

Hz. Adem ve Hz Havva'nın şeytanın aldatılmasıyla cennetten çıkarılması üzerine ilk anne ve babamız; bir müddet ayrı olarak dünya üzerinde dolaştılar. Hz. Ademin Hindistan'a Seylan (Serendib) adalarına, Hz Havva'nın ise Hicaz'da Cidde'ye düştü ğü söylenir. Daha sonra 200 sene kadar geçtikten sonra Arafat ovasında buluştular.  Kuran-ı Kerim'de geçtiği haliyle Hz. Adem Allah'tan bir takım kelimeler öğrenerek eşiyle birlikte tevbe etti.  (Bakara, 2/37.ayet). Allah da onların tevblerini kabul etti. Rivayetlere göre o gün muharremin 10.günüydü.

2. Hz Nuh'un gemisi tufandan kurtulması:

Hz. Nuh, kavmine sözünü geçiremeyince Allah'tan aldığı emirle bir gemi yapmaya başlamıştı. Gemiyi yaparken bir yandan taciz ediliyor bir yandan son bir denemeyle insanları kurtuluşa çağırıyordu. O Gün geldi, Nuh peygamber inanları gemiye doldurdu, oğlu geride kalanlardan oldu. Gemiye binmedi. Allah'ın izniyle yağmur aylarca yağdı, sanki gök delindi. Her yanı su bastı. Sonra Allah, göğe suyunu tutmasını, yere de suyunu yutmasını emreyledi. Gemi Cudiye oturdu. (Kuran-ı Kerim, 11/44). Bu olay muharremin onuncu günüydü. Ve Nuh gemide kalan erzakla bir kazan yemek yaptı. İşte o yemek de bugünkü "aşure yemeği" dir.

3. Hz İbrahim'im Nemrud'un ateşinden kurtulması:

Kral Nemrut, Hz. İbrahim'in tebliğini, bütün kudretine rağmen engelleyemeyince, Hz. İbrahim'i ibretlik temaşa olsun diye, ateşe atmaya karar vermişti. Günlerce hazırlık yapıldı ve devasa bir odun yığını oluşturulup ateşe verildi. Hz. İbrahim'i de bir tepeden mancınıkla ateşin ortasına fırlatacaklardı. Çünkü ateş o denli büyüktü ki bugün q=m.c.t formuluyle hesaplanacak olsa onlarca kilo kalorilik bir ısı açığa çıkıyor bu da ateşe yaklaşmayı enikonu imkansız kılıyordu. Hz İbrahim, ateşe fırlatırken, ateş Allah'tan aldığı emirle İbrahim için serin ve selamet oldu (Kuran, 21/69) ve Hz ibrahim'i yakmadı. O gün de aşure günüydü.

4. Hz. İsmail'in Kurban edilmesi:

İbrahim Peygamber, oğlu olduğu vakit onu kurban edeceğine dair adak adamıştı. fakat bir süre sonra İsmail adında bir oğlu olunca bu adağı unutmuş gözüktü. Allah peygamberine adağını üç kez rüyasından hatırlattığında Hz İbrahim acı gerçekle karşı karşıya kalıyordu: İsmail kurban edilmeliydi. Fakat o yumuşak huylu ve içli biriydi (Kuran,11/75) ve bunu nasıl yapardı? Halis, katkısız, GDO'suz İmanla yapacaktı bunu. Tam bir teslimiyet ile yaradana sığınıp bıçağı oğlunun boğazına sürttüğünde buçak kesmiyordu. O anda şöyle nida edildi: "Ey İbrahim! Ruyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır..." (saffat,105)

5. Hz. Musa'nın firavundan kızıl denizden geçerek kurtulması:

 

İktidar hırsı, Nemrud'un olduğu gibi Firavun'unda gözünü karartmıştı. Firavun Hz. Musa'ya ve ona inanlara aman vermiyor, onların ülkeden çıkıp gitmelerine bile izin vermiyordu. Allah'tan hicret emri gelince Musa inananları toplayıp Mısır'dan çıktı. Fakat firavun büyük bir orduyla peşlerinden gidiyordu. Kızıldeniz'in kenarında Firavun, Hz.Musa'yı sıkıştırdı (ğını zannediyordu). Gerisini Kuran'dan dinleyelim: Bunun üzerine Musa'ya: Asanla denize vur; diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 63-68)

6. Hz. Yakubun gözlerinin açılmaıs ve oğluna kavuşması:

Hz. Yakub, oğlu Hz. Yusuf'u kardeşlerinin oyunuyla kaybedince öyle üzülmüş ve ağlamıştı ki göz pınarları kurumuş ve gözlerinne perde inmişti. Oğul hasretinden yanan kalbi seneler sonra Yusuf'unu bulmasıyla mesrur olmuş ve o vakit gözleri de açılmıştı.  Hz. Yusuf'un Babası Hz. Yakub ile yıllar sonra buluşması da rivayetlere göre muharrem ayının onuncu günü olmuştur. Kuran'da baştan sona kıssa olarak anlatılan tek olay budur ve Yusuf Suresinde yer almaktadır. Daha ayrıntılı bilgi için Yusuf suresine bakınız.

7. Hz.Eyyüb'ün hastalıktan kurtulması:

Günümüz türkçesinde "Eyyüb Sabrı" diye bir tabir vardır. Bu Hz. Eyyüb'ün bela ve musibetlere karşı gösterdiği sabır ve metanetten kaynaklanan bir deyimdir. Hz. Eyyüb'e bir hastalık gelmişti. O bu hastalığı bile bir nimet görüyor ve sabrediyordu. Fakat hastalığın diline kadar yayılmasıyla artık konuşamaz olmuştu. bu da Allah'ı zikirden alıkoyuyordu. İşte ancak o zaman Eyüp peygamber Allah hastalığını gidermesi için dua etti: "Ey rabbim; bir hastalık bana dokundu.Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (21/83). Şu duadaki inceliğe bakar mısınız. Ne kadar veciz, ne kadar beliğ bir dua. Her tarafı enfeksiyon kapmış, baştan ayağa hastalıklı bir adam olmasına rağmen "bana bir hastalık dokundu" diye tevazu ediyor. Adeta şifa dilemeye yüzü yokmuş gibi, o ki bir peygamber... işte budur sabır ve teslimiyet.

8. Yunus Peygamberin, balığın karnından kurtulması:

Hz. yunus kavimine söze geçiremiyordu. Allah'tan da henüz bir talimat gelmemişti. Hz yunus bir yandan millete söz geçiremediği için depresif bir ruh haline bürünüyor bir yandan da halkın yaptığı iğrençliklere sinirleniyor,buna artık dayanamıyordu. Belki de Allah'tan kavmi için gelecek belanın kendisi içinde olacağını düşünüyordu. Yurdundan çıkmaya karar verdi. Fakat Allah çıkmasıyla ilgili her hangi bir emir vermemişti. Hz. Yunus bindiği gemiye uğursuzluk getirdiği diye okyanusa atıldı. Bir balık onu yuttu, daha büyük bir balık da o balığı yuttu. Gece olduğunda Yunus peygamber tam dört karanlığın içindeydi. Kendisini yutan balığın, o balığı yutan balığın, okyanusun karanlığının ve gece karanlığının. Kuranda bu konuda şöyle denir: Karanlıklar içinde «Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Sen’i tenzîh ederim. Gerçekten ben, zâlimlerden oldum!»” (el-Enbiyâ, 87) Allah bu duayı kabul etti. O gün aşure günüydü.

9. Hz. İsa'nın Allah tarafından dünyadan çekilmesi:

Hz isa, bozulmuş yahudi toplumunu hakka çağırmaktan sonuç alamamamış üstüne üstlük tutuklanıp nice işkencelerden geçmişti. Hz. İsa'nın topu topu 12 inanmış adamı vardı. Bunlar kuran-ı kerim'de havariler diye geçer. ur’an, Hz. İsa’nın öldürüldüğü ve çarmıha gerildiği tezini reddetmektedir. O öldürülmemiş, çarmıha gerilmemiştir. Allah onu kendi katına “ref” etmiş, yüceltmiş ve yükseltmiştir (4/Nisâ, 157-158).  “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda Ben hükmedeceğim.” (3/Âl-i İmrân, 55).

10. Peygamberimizin (S.A.V) hicretini tamamlaması. 

Peygamber efendimiz'in hicretini muharremin 10. günü tamamladığı bazı rivayetlerde söyleniyor.




Bu haber 196 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
VİDEO GALERİ
YUKARI